Monako'dan İzlenimler

 

         Geçtiğimiz hafta Chaine des Rotisseurs Derneği’nin önceden planlanmış iki yemeğine katılmak üzere Monako’ya gittik. Türkiye’den katılım sayısının az olduğu bu törensel yemekler için Ankara’dan Avukat Teoman Seyithanoğlu ve öğretim üyesi eşi Mimar Kadriye Seyithanoğlu ile birlikte yola çıktık.

         Monako, Fransa’nın Nice şehrine 30 dakikalık kara yolu mesafesinde küçük bir prenslik. Vatikan’dan sonra dünyanın en küçük bağımsız devleti sayılan Monako, nüfus yoğunluğu sıralamasında dünyada en başta görülüyor. Bu nedenle de Türkiye’de 80-90 bin TL ye satılan 1+1 dairelerin fiyatları 1,5 ile 2 milyon Euro arasında değişiyor. Yaklaşık 35 bin kişinin yaşadığı bu küçük ülkeye duyulan ilgi, pazarlamanın nelere kaim olduğunun tam bir göstergesi. Doğa güzellikleri, iklim, deniz olarak Antalya, Bodrum, Marmaris’in eline su dökemeyecek olan Monako, restoranları ve kumarhaneleriyle inanılmaz turist çekiyor.

         Fransa’da yemek denince ciddiyet başlar. Pastorize olmayan inek sütünden yapılan peynirler, baget ekmekleri, tereyağı, deniz ürünleri, Provence’in zeytinleri, kaz ciğeri, trüf mantarı bu ciddiyeti paylaşan özgün ürünlerdir. Seyahatimiz boyunca bu ürünlerin yarattığı yeni lezzetleri keşfetmeye çalıştık.

         Derneğin ilk yemeği meşhur Formula 1 yarışlarının yapıldığı daracık pistin karşısındaki Automobile Club’taydı. Monako’daki Chaine des Rotisseurs Derneği için yeni üyelere katılım töreni yapıldıktan sonra kokteyle geçildi. Akabinde görkemli yemek salonunda keman ve akordiyon eşliğinde yemek yedik. Gerek şarap seçimi, gerekse yemeklerin şaraplarla uyumu hiç güzel değildi.

         İkinci gün soluğu Seyithanoğlu ailesiyle birlikte iki Michelin yıldızlı, Paris’in ünlü şeflerinden Joel Robuchon’un Metropol Oteli altındaki şubesinde aldık. Aslında gönlümüzde Monako’ya kadar gitmişken üç Michelin yıldızlı Louis XV Restoranı’na gidip, dünyaca ünlü şef Alain Ducasse’nin, saray görünümlü atmosfer altında yeni lezzetlerini tatmak ve restoranın bodrumundaki büyük şarap mahsenini dolaşmak vardı. Ancak salı ve izin günleri olduğundan restoran kapalıydı. Ekip çalışmasına o kadar çok önem veriyorlar ki aynı anda izin kullanıyorlar.

         Joel Robuchon Restoranı ambians olarak muhteşem. Şık servis malzemeleri, özenli servis, lezzetli yemekler. Ancak benim Michelin yıldızlı restoranlarda gözlemlediğim şeklin maksada kurban edilmesi olayı bazen olumsuzluklar yaratıyor. Tablo gibi bir şekilde sunulan yemeğin altından lezzetsiz bir yemek çıkabilme olasılığı hiç de az değil. Monako’daki şubenin başındaki şef Christophe Cussac, şeffaf mutfakta gerçekten parmaklarının ucuyla orkestra yönetirmiş gibi yaptığı işaretlerle ve yarattığı yemeklerle insanı büyülüyor. Dördümüz değişik başlangıçlar alıyoruz, her birinin tadına bakalım diye. Terin, sumaklı vinegret soslu sebzeler ve midye marinat sıradan lezzetlerdi. Ancak kaz ciğeri, balık ve et yemekleri, tatlı, lezzetleri ve sunuşları ile oldukça fazla beğenimizi kazandı.

 

PRENSES CAROLINE İLE AKŞAM YEMEĞİ

         14 Ekim Çarşamba akşamı gala yemeği deniz kenarındaki Le Méridien Beach Plaza Oteli’nde planlanmıştı. Meksika’dan bile üyelerin katıldığı organizasyon güzel bir kokteyl ile başladı. 10 dakika sonra Prenses Caroline geldi. Bir kadeh şampanyasını yudumladıktan sonra yemek salonuna geçildi. Türkiye’den gelenleri aynı masaya planlamışlar. Bir hafta önceden Monako’ya eşi Mr. Bob ve çocukları ile gelen Çağla Hanım, Koleksiyon firmasının sahibi Faruk Malhan ve eşi Nilgün Hanım, İtalyan mutfağının duayenlerinden Carlo Bernardini ve arkadaşı Jülide Hanım, Avukat Teoman Seyithanoğlu ve eşi Kadriye Hanım’la aynı masada yemeğe başladık. En güzel sürpriz Kadriye Hanım’ın ODTÜ Mimarlık bölümünde öğretim üyeliği yaptığı yıllardan iki öğrencisine yemekte rastlaması oldu. Mimar Faruk Malhan ve Mimar Emre Özer, Kadriye Hanımın çok başarılı  öğrencileriymiş. Yıllar sonra yurt dışında böyle bir yemekte karşılaşıp duygusal anlar yaşadılar.

         Yemeği hazırlayanlar konukseverliklerinde bizi hiç tatmin etmediler. Masamız konuk olduğumuz için daha iyi bir yerde konuşlandırılabilirdi. Yemekler kendilerine güvenmişliğin getirdiği bir rahatlıkla yapılmış ama lezzetten yoksundu. Chaine des Rotisseurs kuralları uygulanmamıştı. Sofrada tuz, su ve toz karabiberin bulunmaması gerekiyordu. Başlangıç yemeği somon carpaccio ile başlamıştı ama çiğ olması gerekirken dumanda tütsülenmişti. Ara sıcak olarak mercimek sosuyla sunulan kaz ciğeri ezmesi ve üzerindeki kaz ciğeri ızgarası hem lezzetliydi hem de sunum olarak güzeldi. Ancak Banyuls Grand Cru Cuvée Christian Reynal 1995 şarabı yemeğe uyum sağlamamıştı. Ana yemek olarak olarak verilen safranlı kalkan balığı Karadeniz’e kıyısı olan ülkem insanlarının bulunduğu bir masada içler acısı bir görünüm yarattı. İran’ın safranı ile İtalya’nın düğmesi küçük kalkanını (turbo) aynı tabakta buluşturup bu kadar kötü bir lezzet ortaya çıkarmak füzyon ise ben bu işte yokum. Alıştığımız kalkanla alakası olmayan bu balık bildiğimiz kalkan balığından çok farklı ve lezzetsiz, üstelik frozen. Jülyen sebzelerle ve sulu olarak yapılan sunumu lezzeti artırmıyor. Yemekte tek beğendiğim Chateau La Calisse Patricia Ortelli 2008 AOC biyolojik şarabı oldu. Yemeğin sonunda verilen brandy ise bize “Bu kadar yoldan geldiniz artık ağlayın” der gibiydi. Sanki 2 kez değil, 1,5 kez damıtılmış gibiydi. Dünyanın en ünlü restoranları olan  Louis XV, Joel Robuchon, Le Grill ve Le Mandarin gibi gastronomi zenginliğine sahip bir ülkede beklentimiz çok fazla olduğu için olsa gerek pek mutlu olmadık.

         Prenses Caroline’ın sıcaklığı, eskimeyen güzelliği, insanların birbirine saygısı, şehirde trafik ışıkları olmadığı halde yaya ve sürücülerin trafik kurallarına harfiyen uyumu gibi özellikleri yemeğin dışında bizi en çok etkileyen konular oldu. İyi pazarlar.

Yorum Yazın

Son Yorumlar