Londra’dan Son İzlenimler

Geçtiğimiz hafta dünyanın gastronomi başkentlerinden sayılan Londra’ya kısa bir ziyaret yaptım. Başkalarından duyduğum abartılı restoran tavsiyelerini yerinde incelemeden, tahlil etmeden asla önermem ve kimsede hayal kırıklığı yaratmak istemem. Ancak seyahati planladığım tarihlerde Kraliçe’nin tahta çıkışının 60’ıncı yıl dönümü törenleri vardı. Bütün İngiltere ayaktaydı. 10 yılda bir yapılan bu törenlere ilgi oldukça fazlaydı. Çünkü İngilizler oldukça yaşlanan Kraliçe’nin 10 yıl daha yaşayıp bir sonraki törene katılıp katılamayacağı konusunda endişe taşıyorlardı.

Thames Nehri kenarındaki tören oldukça görkemliydi. Binlerce gemiden oluşan geçit alayı izleyenleri adeta büyüledi. Binlerce tekne Kraliçe’yi taşıyan mavnaya nehir boyunca eşlik etti. Nehrin kenarında toplanan insanların ellerinde periskoplar vardı. Kartondan yaptıkları bu aletlerle ön sıralarda olamamanın dezavantajını yaşayanlar kolayca Kraliçe’yi uzaktan izleme şansını yakaladılar. Sabahın erken saatlerinden itibaren nehir kenarı dolmaya başladı. Dürbünler, fotoğraf makineleri, kameralar hiç boş durmadı. Yüzlerce modern umumi tuvalet hazırlanmıştı.

Babası Kral 6. George’un ölümü üzerine 1952 yılında Kraliçe olan, 3 Haziran 1953 yılında taç giyen 86 yaşındaki Kraliçe 2. Elizabeth’in “Elmas Jübilesi” için tüm ülke adeta coştu. Uzun yıllardır görülmemiş çapta konserler, hava gösterileri, sokak partileri herkesi bir araya getirdi. Kraliçe’nin bindiği teknede eşi, çocukları, çocukların eşleri, torunları, yakın akraba ve dostlarından oluşan kalabalık bir grup vardı. 4 Haziran günü Buckingham Sarayı’nın hemen önündeki Kraliçe Victoria anıtının çevresinde, bugüne kadar başkentte görülmemiş türde bir konser düzenlendi. Dev konserde, Tom Jones, Elton John, Paul McCartney, Cliff Richard, Madness, Annie Lennox, Shirley Bassey, Jools Holland, Jessie J, Sis gibi ünlü isim ve gruplar vardı.

Tayland Kralı’ndan sonra dünyanın en uzun süre tahtta bulunan kişisi olan Kraliçe Elizabeth, Sir Winston Churchill ile kraliçeliğe adım attı. Jübile haftası nedeniyle okulların bir hafta tatil edildiği İngiltere’de restoranlarda da her zamankinden daha fazla hareketlilik yaşandı.

DENEMEDEN İNANAMAYACAĞIM

Hem ismi henüz duyulmamış, hakkında balonlar şişirilmemiş gerçek lezzet noktaları hem de abartı derecesi yüksek yerler benim ilgi alanıma giriyor. Dabbous bunlardan birisi. Aylardır merak ettiğim mekanda deneyim şansını yakalayamadım. Çünkü şubat ayına kadar dolu. Ancak sevgili dostum Hüseyin Özer’le ve diğer arkadaşlarla yürüyerek Dabbous’un kapısına dayandık. İki restorancı olarak bir taktik uyguladık. Restoranı hiç duymamış, tanımıyormuşuz gibi yer istedik. “Kaç kişisiniz” diye sorup yer ayarlamaya çalışırken bana rezervasyon yaptırmak için bir haftadır uğraşan dar canlı arkadaşım Mete hemen söze atlayıp “Herhalde şubatta yer ayırıyorlar” deyince adam uyandı, restoranın popülerliğiyle ilgili bilgimizin olduğunu anladı ve “Doluyuz” dedi.

Fiyatların makul olduğu bu restorandaki dekorasyon da çok ilginç, sade ve kişilikli. Ancak bana askerlerin kışlalarındaki yemekhaneleri anımsattı. Yanımızdaki Türkiye’nin en önemli iç mimarlarından Gülfem Köseoğlu dekorasyonu beğendi. Yemeklerle ilgili yorumumuz bir başka sefere kaldı. Uçakta karşılaştığım bir dostum Londra’nın en önemli semtlerinden Mayfair’deki Cipriani’yi çok anlattı. Methiyeler düzdü. Özellikle ıstakozlu makarnası konusunda övgü dolu sözler etti. Ben de yine aynı taktikle rezervasyonsuz bir şekilde restorana gittim arkadaşlarla. Menüde ıstakozlu makarna yok. Bir ara cep telefonumla konuşmak için dışarıya çıktım. Birkaç dakika sonra masaya geldiğimde garsondan ufak bir fırça yedim. “Arkadaşlarınız sipariş verdi, sizin yüzünüzden onların yemeği de gecikecek, lütfen siparişinizi verin” dedi. Yemekler geldiğinde tam bir hayal kırıklığı yaşadım. Midyeli spagetti, dover dil balığı oldukça vasattı. Tatlıları seremoni ile ikram ediyorlar ama salt kremadan ibaret. Hesap ise oldukça fazla. Onun için fazla abartılı reklamlara inanmamak gerekiyor.

DİLİM AĞLADI

Dilimizin ucundaki papillalar eğer güzel bir tatla karşılaşırsanız dilinizi gülümsetir. 49 yıldır İngiltere’de restoran işleten İtalyan Lorenzo sıcak bir insan. Restoranı çok kalabalık oluyor. Ama bendeki hayal kırıklığını tahmin edemezsiniz. Deniz mahsullü spagettinin midyesinden başlamak istedim; dilime bir acılık geldi. Dilim ağladı ve bana “Yeme” dedi. İyi ki dinlemişim. Yoksa zehirlenecektik. Lorenzo’s London isimli restoranda hiçbir şey yiyemeden çıktım. Bir de ıstakoz bulamayınca yerine dil balığı getirdiler ve hesaptan silmediler. Launceston Place sokak arasında görülmeye değer bir yer. Ördek yumurtasından beyaz kuşkonmaza kadar çok güzel bir tadım menüsü aldık. Hele yemeğin sonunda bir peynir şov vardı ki hayvanların sütünü alırken nelere dikkat edildiğine varıncaya kadar şahane bir sunum yaptılar. Tekrar gidebileceğim bir yer. Meursault muhteşem şarap kavına sahip bir restoran. Yemekler de oldukça güzel. Şarap fiyatları inanılmaz pahalı. Füzyon mutfağı yapıyorlar. Oldukça başarılı. Barı da çok hoş. Sunumlar harika. Wagyu Tartar çok ilginç bir sunumla yapılıyor ama lezzetli. Şekil maksada kurban olmamış. Fazla ismi duyulmamış bu restoranlar bence Michelin adayı gibi.

Özer London ve Sofra restoranları her zamanki gibi tıklım tıklım iş yapıyor. Hüseyin Özer her zaman fark atıyor. Zaten imkansızı başarmış. Bir şeyi yapmayı aklına koyan insan, verdiği kararla engelleri aşarak hedeflerine ulaşır. Fransız devlet adamı Richelieu de Napolyon gibi “imkansız” kelimesinin literatürden çıkarılmasını, lugatlardan silinmesini isterdi. Onun en çok nefret ettiği kelimeler şunlardı: Bilmiyorum… Yapamam… Mümkün değil. Israrla şunu söylerdi: “Öğrenin! Yapın! Tecrübe edin!” Bol balıklı ve sağlıklı bir Babalar Günü diliyorum.

Yorum Yazın

Son Yorumlar